Ruhun Karanlık Gecesi ve Boşluğun İlk Çığlığı Bazen insan, hiçbir şey olmamışken de bir yokluğun içine düşer. Oda aynıdır, masa aynı, duvardaki saat aynı ritimle işler; fakat bir an gelir, bütün bu tanıdık şeylerin arkasından sessiz bir boşluk sızar. Hiçlik dediğimiz şey belki de önce böyle belirir: Büyük felsefi cümlelerin içinde değil, gece yarısı uykudan ansızın uyandığımızda göğsümüze oturan o adsız ağırlıkta. Aynaya baktığımızda göz bebeklerimizin kuyusundan bize bakan şey, yalnızca yorgunluğumuz değildir; anlamın çekildiği yerde geriye kalan o çıplak sessizliktir. İnsan, boşluğu yalnızca düşünmez; onu içinde taşır. Sığınacak bir gölge bulamadığında kendi ışığıyla kavrulan bu kırılgan varlık için hiçlik, bilincin üzerine düşen en eski ve en koyu gölgedir. İnsanlık tarihi, bir bakıma bu gölgeye ad verme çabasının tarihidir. Uçurumun kenarına kumdan kaleler kurar, sonra onlara uygarlık deriz. Herakleitos karanlığın içinden akan gizli yasayı sezmeye çalışırken, antik atomcular boşluğa aklın tutabileceği bir biçim vermek istiyordu. Orta Amerika ormanlarında göğe bakan Mayalar ise sıfırı yalnızca matematiksel bir işaret olarak değil, neredeyse yüzü olan bir varlık gibi düşündüler. Belki de insan, yüzünü göremediği şeyden daha çok korkar. Sıfıra maske takmak, hiçliği kafese koymanın ilk hamlesidir. Bilim de uzun süre bu boşluğu boş bırakmaya razı olmadı. Kuantum fiziği, boşluğun aslında kıpırtısız bir yokluk değil, kaynayan bir enerji denizi olduğunu fısıldayana dek, insan zihni kozmik sessizliği "eter" denen hayali bir maddeyle doldurmak istedi. Yeter ki orada bir şey olsun; yeter ki evren, sahnesinde hiçbir oyuncu kalmamış, perdeleri çürüyen terk edilmiş bir tiyatroya benzemesin. Yaşam ile ölüm, doğru ile yanlış, hareket ile durağanlık, madde ile uzay arasındaki her büyük çatışmada hiçlik, sahnenin arkasında bekleyen görünmez oyuncu gibi yerini aldı. Macbeth’in Masalından Avrupa’nın Çöküşüne Yine de insan, bu kurucu boşlukla barış içinde yaşamayı kolay kolay öğrenemez. Kendimizi ne kadar yüce ideallerle ne kadar parlak unvanlarla donatırsak donatalım, içimizdeki o ince fısıltı susmaz. Shakespeare’in Macbeth’i, yaşamı "gürültü ve karmaşa dolu, anlamsız bir aptal masalı" diye haykırırken, yalnızca bir kralın çöküşünü değil, insanın içindeki o saklı yarayı da ele verir. Kültür dediğimiz şey biraz da bu yarayı kapatma sanatıdır: yasalar, ahlaklar, kutsallar, şiirler, anıtlar ve idealler… Hepsi, alttan alta kaynayan anlamsızlık duygusuna karşı örülmüş büyük ve kırılgan bir perdedir. 19. yüzyılın sonuna doğru bu perde yırtıldı. Avrupa’nın göğünü taşıdığı sanılan metafizik direkler, tanrısal güvenceler ve aklın mutlak zaferine duyulan o sarsılmaz inanç birer birer çöktü. Uzun süre bastırılan anlamsızlık, yeraltında biriken karanlık su gibi yüzeye çıktı ve sonunda adını söyledi: Nihilizm. Bu kelime, yalnızca bir felsefe terimi değildi artık; insanın evrenin merkezindeki tahtından indirilip çıplak, korumasız ve açıklanamaz bir varoluşun ortasına bırakılışının sesiydi. Nietzsche, bu kelimenin içinde saklanan uçurumu herkesten önce işitenlerden biriydi. Onun gözünde insan, eski değerlerin enkazı altında ezilip yokluğu arzulayan pasif bir varlığa da dönüşebilirdi; ya da o enkazın taşlarını kendi yeni anlamının temeline yerleştiren yaratıcı ve tehlikeli bir varlığa… "Üstün insan" düşüncesinin ardında, yalnızca insanı yüceltme arzusu değil, çöken bir dünyanın ortasında yeni bir anlam kurma cesareti vardır. İktidar istenci de burada kaba bir hükmetme hırsından çok, insanın kendi trajik özgürlüğünü yaratma kudreti gibi görünür.
Uçurumdan Doğan Özgürlük Ama dünyaya yalnızca korkudan doğmuş bir anlam zorla giydirdiğimizde, dünyanın dilsizliği daha da belirginleşir. Evrene kendi telaşımızdan ördüğümüz bir maske taktıkça, maskenin altındaki yabancı yüz daha açık seçik görünür. Heidegger’in hiçliği bu yüzden yalnızca karanlık bir boşluk değildir; insanın kendi sonluluğunu, kırılganlığını ve özgürlüğünü sezdiği o ürpertici açıklıktır. Hiçlik, bazen bizi yutacak bir ağızdan çok, eğilmeyi reddetmeyi öğreten karanlık bir öğretmene benzer. Burada uygar insanın asıl sorusu belirir: Eğer hiçbir mutlak temel yoksa, bu yalnızca bir felaket midir? Yoksa insanın kendini yeniden kurabileceği, henüz adı konmamış olasılıkların soluk aldığı bir açıklık mı? Hiçlik, yalnızca kâbus değildir; kimi zaman özgürlüğün en sessiz biçimidir. Çünkü insan, hazır anlamların güvenli evinden kovulduğunda, ilk kez kendi sesinin neye benzediğini duyabilir. Bu yüzden çağdaş insanın önündeki seçim, yalnızca düşünsel değil, neredeyse ruhsaldır. Unamuno gibi mantığa başkaldırıp içindeki ölümsüzlük arzusunu bütün yenilgilerine rağmen korumak da mümkündür; Camus ve Cioran gibi evrenin absürtlüğünü hiçbir teselliye sığınmadan kabul etmek de. Belki insan dediğimiz varlık, tam da bu ikisi arasında gidip gelen bir sarkaçtır: inanmak ister, ama inancının çatlağını görür; vazgeçmek ister, ama vazgeçişin bile bir anlam aradığını fark eder. Sartre’ın hiçlik düşüncesi bu yüzden insanın içine doğru açılır. Hiçlik, evrenin uzak bir köşesinde pusuya yatmış bağımsız bir varlık değildir; dünyaya insan bilinciyle sızar. Yalnızca insan, varlığı sorgular; yalnızca insan "Ne vardır?" ve "Ne yoktur?" diye sorar; yalnızca insan kendi yokluğunu tahayyül eder. Bu yüzden hiçlik, dış dünyadaki nesnel bir çatlak olmaktan çok, bilincin tam merkezinde açılan radikal bir olanaktır. Zaman da bu hiçliğin en zarif kılığıdır. Geçmiş artık yoktur; gelecek henüz yoktur. İnsan, iki yokluğun arasındaki incecik şimdi aralığında yürür. Belki de varoluş dediğimiz şey, tam olarak bu aralıkta duyulan ayak sesidir. Hiçlik burada karamsar bir çöküş değil; ruhun kendi melodisini yazmadan önce dinlediği derin, sessiz bir es olur. Tekno-Nihilizm Çağında İnsanın Tasfiyesi Fakat bizim çağımızda bu kadim mesele başka bir kılığa büründü. Hiçlik artık yalnızca gece yarısı insanın içine çöken metafizik bir ağırlık değil; ekranların, algoritmaların, otomasyon sistemlerinin ve görünmez veri akışlarının içinde çalışan soğuk bir düzenek hâline geldi. Marx’ın dünyasında bile sermaye işçiye ihtiyaç duyardı; onu sömürürdü, ama onsuz yapamazdı. Bugünün tekno-ekonomik manzarasında ise insan, sömürülmeye bile gerek duyulmayan bir fazlalık olma ihtimaliyle karşı karşıyadır. Otonom sistemler, insanı kendi kurduğu tiyatronun yalnızca sahnesinden değil, seyirci koltuğundan da kaldırmaya hazırlanan karanlık bir eşik gibidir. Nick Land’in karanlık akselerasyonizmi burada neredeyse bir kâhin sesi gibi yankılanır. Kapitalizm, onun düşüncesinde insanın hizmetindeki bir araç değil; kendi kör mantığıyla hızlanan, insanı yalnızca kendi büyümesine yakıt yapan otonom bir süreçtir. Bu tabloda insan, tarihin efendisi olmaktan çıkar; teknolojik otonominin doğumuna aracılık eden geçici bir kabuğa dönüşür. Land’in karanlık evreninde asıl dehşet, insanın ezilmesi değil, gereksizleşmesidir. Bu da hiçliğin belki en yeni ve en soğuk yüzüdür. Karen Carr’ ın "sıradanlaşmış nihilizm" dediği şey de tam burada anlam kazanır. Artık hiçlik, insanı uykusuz bırakan büyük bir dehşet olmaktan çıkmış; günlük hayatın içine karışmış, kahve fincanlarının, bildirim seslerinin, haber akışlarının arasına sinmiştir. Mutlak bir temele sahip olmadığımızı biliyor, fakat bunu bir felaket gibi değil, hafif bir omuz silkme hareketiyle karşılıyoruz. Belki de çağımızın trajedisi, anlamsızlığı keşfetmesi değil; ona fazla çabuk alışmasıdır
Sıradanlaşmış Nihilizm Çağında İnsan Otonom tekno-kapitalizmin ve yapay zekânın hüküm sürdüğü bu geç modern çağda hiçlik, artık yalnızca ruhun içindeki karanlık bir oda değildir; insanı üretimin, anlamın ve tarihin dışına iten soğuk bir tasfiye düzenidir. Yine de söylenenlerin sonunda insanı bütünüyle karanlığa teslim etmek istemem. Çünkü felsefenin bize bıraktığı en eski ve en asil imkân hâlâ sönmüş değildir: Durup düşünebilmek. Kendi gereksizliğimizin ilan edildiği bir çağda bile bunu fark edebilmek; soğuk makinelerin, kusursuz hesapların ve bizi yutmaya hazır devasa sessizliğin karşısında bilinçli bir varoluş tercihi geliştirebilmek. İnsan belki evrenin ortasında ince, geçici ve gereksiz bir gölgedir. Ama o gölge, kendi hiçliğinin üzerine sözcüklerle ateş yakabildiği, fırtınanın ortasında kırık fenerini hâlâ göğe kaldırabildiği sürece, en karanlık makineden bile daha soylu kalacaktır. Kaynakça: Carr, Karen L. The Banalization of Nihilism: Twentieth-Century Responses to Meaninglessness. Albany: State University of New York Press, 1992. Gertz, Nolen. Nihilism. Cambridge, MA: MIT Press, 2019. Heidegger, Martin. Being and Time. Translated by John Macquarrie and Edward Robinson. New York: Harper Perennial Modern Classics, 2008. Heidegger, Martin. Introduction to Metaphysics. Translated by Gregory Fried and Richard Polt. New Haven: Yale University Press, 2000. Heidegger, Martin. What Is Called Thinking? Translated by J. Glenn Gray. New York: Harper & Row, 1976. Land, Nick. Fanged Noumena: Collected Writings 1987–2007. Falmouth: Urbanomic/Sequence Press, 2011. Marx, Karl. Capital: A Critique of Political Economy, Volume I. Translated by Ben Fowkes. London: Penguin Classics, 1990. Nietzsche, Friedrich. On the Genealogy of Morality. Edited by Keith Ansell-Pearson; translated by Carol Diethe. Cambridge: Cambridge University Press, 2006. Sartre, Jean-Paul. Being and Nothingness: An Essay in Phenomenological Ontology. Translated by Hazel E. Barnes. New York: Washington Square Press, 1992
KULLANILAN GÖRSELLER
*James Turrell James: Kraterin içinden zirveye çıkan bronz merdivenler. (Roden Crater. Bronze stairs leading from the inside the crater to the summit.)
*Anish Kapoor 2015 Heidegger'in evrensel arka plan kavramına benzer; burada olumlu deneyimler olumsuz bir zemin üzerinde gerçekleşir; 'Sonsuzluk', 'yokluk', 'negatiflik', 'hiçlik', sanatçının bu sorulara verilebilecek bilinmeyen cevapların bir temsili olarak boşluğu ifade etmesinin eş anlamlılarıdır (Heidegger, 2010). İzleyicinin üzerinde durduğu zeminin derinliklerine doğru batan bu büyük su girdabı, içinde bulunduğu mimari mekânın bir somutlaşması olarak kabul edilmelidir; olumlu boyutun bir girdap içinde negatife çekildiği bir kanal sağlar. Deneyim, izleyicide aynı anda korku ve hayranlık gibi zıt duyguların ortaya çıktığı bir enginlik deneyimidi
*Gustave Doré'nin Dante'nin İlahi Komedisi için yaptığı illüstrasyon
Mutlak Soğukluk ve Donmuş Hiçlik (Canto XXXIV)
Popüler kültürün aksine, Dante’nin cehenneminin en dip noktası (9. daire) alevlerle değil, mutlak buzla (Cocytus
Gölü) kaplıdır. En büyük günahkârlar buzun içinde tamamen hareketsiz ve donmuş haldedir. Dante için günahın
ve kötülüğün zirvesi ateş değil; hareketsizlik, mutlak soğukluk, hissizlik ve sevgisizliğin getirdiği o tam hiçliktir.
Orada yaşam, sıcaklık ve tanrısal ışık adına hiçbir şey kalmamıştır.
Etiketler: handan,tunç,